Etiketler

20 Temmuz 2012 Cuma

Kaş Bağımlılık Yapar mı Bilmem?


Dalaman’a vardıktan sonra yaklaşık 2,5 saat süren yolculuğun ardından kendinizi Kaş’da buluyorsunuz. Uzak olduğundan mı yoksa virajlı ulaşım yolundan mı bilmem ama gizli kalmış bir güzellik diyebilirim Kaş için.  Tarihi açıdan zengin bir ilçe. Batık kent Kekevo, antik çağın önemli merkezi Myra, Noel Baba’nın öldüğü yöre Demre ve Lykia’nın bir numaralı liman kenti Patara’yı Kaş’dan kolaylıkla varılabilecek farklı destinasyonlar olarak düşünebilinirsiniz.

Antiphellos antik kenti üzerine kurulmuş olan Kaş'ta kentin içindeki tarihi kalıntılar adeta gündelik hayatın  bir parçası olmuş durumda. Merkezde gezerken Likya döneminden kalan kayalara oyulmuş mezarlara rastlıyorsunuz. Kaş halkı hem doğal güzelliklere hem de tarihine iyi sahip çıkmış. Kaş halkı demişken oldukça sıcakkanlı ve cana yakın insanlar olduklarını söylemeden geçemeyeceğim. İnsanlar, bizim sürekli gittiğimiz tatil beldelerinde olduğundan farklı davranıyor. Bahşiş verildiğinde tutarı önemsemeden yüzlerinde bir gülümseme beliriyor. Stres seviyeleri sıcak havaya rağmen oldukça düşük. Buda yüzlerde sürekli gülümsemeye neden oluyor.

Kaş’a gitmek için en doğru zaman Mayıs – Temmuz’un ilk haftası ve Eylül-Kasım’ın ilk haftası olabilir. Neler yapılabilir derseniz ufak bir ilçe olsa da seçenek çok: Dalış, yamaç paraşütü, günlük tekne turları (13 ada ve Kekova turu), jeep safari vb… gibi ilgi alanınıza göre her gününüzü farklı geçirebileceğiniz bir bölge.

Kaş’a ulaşım:
Antalya ya da Dalaman havalimanından ulaşım mevcut. Dalaman daha yakın olduğu için biz o yolu tercih ettik. Taksi ile 220 TL civarı, Gezinet’in otobüsleri ile kişi başı 30 TL (444 4 394),  diğer bir seçenek ise Havaş ile Fethiye’ye kadar gidip oradan Kaş otobüslerine binmek.

Alışveriş:
Turistik birçok ilçe de olduğu gibi Kaş’ın merkezinde de çok sayıda hediyelik eşya dükkânı var. El dokuması halı ve kilimler, mısır çarşısını andıran baharatçılar, süs eşyaları, deri ve deriden üretilen giyim eşyaları ve tabii el yapımı takılar. Yayla kültürünü yansıtan ev eşyaları ve yemeniler, kenarları oyalı masa örtüleri de yabancıların oldukça rağbet gösterdiği ürünler arasında. İlginizi çekerse Cuma günleri ilçe pazarı kuruluyor. Kosta Bodo; en ilimi çeken dükkân buydu. Camdan el işi ürünler satılıyor, hepsi de yabancı tasarımcılara ait. Ev dekorasyonu için gerçekten zevkli parçalar var. Mağazaların çoğunda Visa ve Mastercard geçiyor. Döviz büroları da geç saate kadar açık. 

Yöre İçi Ulaşım:
Çarşıdaki caminin oradan kalkan minibüslerle Çukurbağ yarımadasına, yatch maniranaya ve Kalkan’a gitmek mümkün. Kekova, 13 adalar turu ve Liman ağzındaki plajlara ulaşım ise merkezde teknelerin bulunduğu yerden organize edilebilir.

Tekne Turu:
Kekova turunu tavsiye ederim: İnönü koyu, Batık şehir, akvaryum koyu, Kale Köy ve Ekileks görülmeye değer. Deniz gözlüklerinizi yanınıza alırsanız profesyonel dalmadan dahi deniz altının tadını çıkarabilirsiniz. Tekne “Tomris” ile bu keyfin tadını çıkarın derim. 3 kişilik bir aile ve bir tekne turunda rastlanmayacak türde ikramda bulunuyorlar. 13 adalar turu için ise “Bermuda” teknesini tercih edebilirsiniz.

Gece Hayatı:
Yaz sezonunda Kaş sokakları insanla dolu, barlar gecenin geç saatlerine kadar açık. Marina ve civarındaki barlar Barcelona, Hi Jazz Bar, Boheme Bar, Temple Bar, Kybele, Mavi Bar, Red Point, Villa Marina Bar ve Hideway hemen ilk akla gelenlerden. Anladığım kadarıyla herkesin aperatif bir şeyler içtiği buluşma noktası Mavi Bar. İster mavi barda oturarak içkinizi yudumlayabilirsiniz isterseniz kalabalığa karışıp yandaki marketten biranızı alarak barın tam karşısında bulunan kaldırım taşlarına oturarak da aynı keyfi yaşayabilirsiniz. Çekirdek çitlemekte ekstrası. De javu bar’da da değişik kokteyller var. Küçük çakıl plaj dönüşü güneşi batırırken mohito içmenin tadı başka. Gece 24’den sonra ise en kalabalık ve dans edilebilen yer sanırım Red Point (eski Hadi Gari tadında). İlla dans edeceğim derseniz, içerisi klimalı. Bu arada gece gezmelerinde herkes şortlarıyla gayet rahat ve mutlu.

Konaklama:
Kaş merkez konaklamak için ideal. Merkezde ya da Küçük çakıl bölgesindeki otel ya da pansiyonlar zevkinize göre ilk seçenek olabilir. Bunun yanı sıra biraz daha sakin ve özel plajı olan otellerde konaklamak isterim derseniz tercihinizi Çukurbağ yarımadasındaki butik otellerden yana kullanın derim.
Ekteki link otel arayışınızda yardımcı olacaktır.
http://cukurbag-yarimadasi.neredekal.com/otelleri/
Biz Çukurbağ’da Amphora otelde kaldık. 25 odalı ve özel plajı olan bir aile oteli. Otel sahibi İlhan Bey yardımcı ve cana yakın bir insan. Odaları temiz, her sabah begonviller içinde kahvaltı edebileceğiniz bir restaurant var. Sabah kahvaltıda çalan ıslık eşliğinde şarkıları dinlerken kulağımı çınlatabilirsiniz. Daha önce hiç duymadığım bir müzik tarzı. Akşam denize girmek isterseniz otelin iskelesini rahatlıkla kullanabilirsiniz. Hatta bizim gibi sonuna kadar keyfini çıkaralım derseniz de roze şarabınızı yudumlayarak batan kızıl güneş manzarasının ardından denize girmenin keyfi bir başka, adeta tüm koy size ait gibi.
Aphora otel’in hemen yanındaki Aquaria otel de tavsiye edilebilir. Burası Çukurbağ yarımadasının otel bakımından daha az gelişmiş tarafı. Kalabalık oteller bölgesinde ise Clup Capa, Hotel Barbarrossa, Lukka Hotel de tercih edilebilir. 
Yine sadece otel ve plaj bana yeter diyenlerdenseniz Liman ağzındaki Port Beach otelde sakin bir tatil için önerilebilir.
Çok şık, hatta balayına uygun bir otel arayışında iseniz de Peninsula Gardens’i mutlaka incelemenizi öneririm.

Plaj: 
Liman ağzı: Bilal’in yeri ve Port Beach hotel. Bir yan koyda ise Peros hotel & beach var. Buraya ulaşım limandan kalkan tekne ya da takalarla yapılıyor. Yaklaşık 15-20 dk süren deniz yolculuğun ardından bu şahane koya ulaşıyorsunuz. Deniz Çukurbağ yarımadasındaki açık denize kıyasla adeta bir göl durgunluğunda. Bütün gün sudan çıkmak istemeyeceksiniz. Hatta denizin içine çimebilirsiniz. Orda öyle deniyor.
Küçük çakıl: Kaş merkezden yürüyerek ulaşabileceğiniz bir bölge. Bölgenin özelliği denize kaynak suyu karışması. Sıcakta bol bol ısındıktan sonra iliklerinize kadar donduğunuzu hissedebileceğiniz bir koy. Nur Beach hotel, Medusa, Derya Beach ilk tercihler arasına girebilir. Derya Plaj Türkiye’deki ilk 10 plaj listesinde.
Kaputaş Plajı: Merkezden kalkan minibüslerle buraya ulaşmak mümkün. Bakir bir plaj. Kendi şemşiye ve yiyeceğinizi yanınızda götürmeniz gerekli.
Meis adası: Kaş’da otururken ışıl ışıl renkleri ile gecenizi aydınlatan ufak Yunan adası. Vizeniz var ise günübirlik düzenlenen ada turuna katılabilirsiniz.

Yeme /İçme:
Dolphin restaurant; iyi bir  manzara, ufak bir teras, daha greek tarzda bir balıkçı. 20:00 civarında orda olursanız balıklar tükenmeden yeme fırsatınız olur. Mekan çok butik olduğundan önceden rezervasyon gerekebilir.
Mercan Balık; Limanın hemen yanında. Bahçe içinde bir balıkçı. Masaya oturmadan balık, jumbo karides ve karavidalarınızı canlı canlı seçerek sipariş vermenizi öneririm. Lagos, Akya şiş, Sinarit ve Deniz Levreği de balık için iyi tercihler arasında. Her ne kadar ortalarda görünmese de Balık ve Karavidayı kurutmadan hakkıyla pişirebilen bir aşçı var içerde.
Bahçe balık; Herkes tarafından tavsiye edilen bir balıkçı. Humus, balık köftesi, mücver ve mantar topları balık haricinde tadabileceğiniz seçenekler arasında.
Meydan Pizza; Balık yemekten sıkıldığınız anda illa kebap ise ilk tercihiniz tam da meydan da bulunan Meydan Pizza’da Kebap, lahmacun, Kaşarlı mantarlı / kuşbaşılı pideyi tadabilirsiniz.
Hayta Meyhane; Canlı müzik eşliğinde farklı mezelerin tadına varabilirsiniz. 
Zeytin Restaurant; Ağırlıklı Akdeniz mutfağı ama aslında etten mantıya menüde aradığınız birçok şeyi bulabileceğiniz bir rest/café. Aralarına yeni katılan ahtapot salatası da mevcutJ Garson bize ahtapot salatasını önerirken aynen bu cümleyi kurdu. “Aralarına yeni katılan ahtapot”
Nur Pastanesi; Hafif dibi tutmuş sütten yapılan dondurması ve meyveli lezzetler denenebilir.

Son olarak bir toparla Kaş’a niye gidelim derseniz inanın bana uzun zaman sonra Bodrum, Çeşme, Antalya, Marmaris gibi uğrak yerlerde gördüğümüzden farklı bir doğa ve denize sahip. Sakin tatil yapıp, kazık yemeden, keyifli bir dinlence arıyorsanız Kaş’a mutlaka uğrayın. Bu yazın son trend konusu olan lahmacun ve ayran Kaş’da 10 TL belki ondan da ucuza.

 

 

 




13 Haziran 2012 Çarşamba

Bodrum

Yokuş başına geldiğinde  Bodrum'u göreceksin, 
Sanma ki sen  geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekilerde hep böylediler
Akıllarını Bodrum'da bırakıp gittiler...
                                               “Halikarnas Balıkçısı”

Bodrum; bir aşk, bir tutku benim için. Halikarnas Balıkçısı’nın 4 satırlık bu şiiri her şeyi en iyi şekilde anlatmayı başarıyor sanırım. 1982 yılından beri her yıl eksiksiz gittim desem yalan olmaz. Belki batıl inanç diyecekseniz ama gitmezsem sanki hayatımda bir şeyler tersine gidecek gibi bir hissiyat oluyor içimde. Yıl içinde yaz, kış, sonbahar, ilkbahar ayırt etmeden kendimi Bodrum’un mavi beyazına bırakıyorum.  Güvercinliği geçtikten sonra Bodrum merkeze inerken ki o manzara hala çocukluğumda ki kadar heyecanlandırıyor beni.
Aranızda artık Bodrum eskisi gibi değil diye düşünenler olabilir. İlişkinizdeki aşkı düşünün zaman içinde bazı şeyler monotonlaşıyor, üzerinize yorgunluk çöküyor, ufak tartışmalar yaşıyorsunuz ama gerçekten seviyorsanız karşınızdaki kişiyi hiçbir koşul sizi yolunuzdan çeviremiyor, Bodrum’da benim için öyle bir sevda  işte.  
Bazen trafiğine, kalabalığına, sıcağına söyleniyorum özellikle bayram seyran gibi özel zamanlarda gittiysem; ama ne dersem diyeyim ayrılırken hep aynı hüzün içinde veda ediyorum. Tabi ki tekrar görüşmek üzere!
Hakkında bu kadar çok şarkı, şiir yazılan, aşkı, hüznü, mutluluğu, geceyi ve gündüzü bu kadar iyi tasvir eden başka bir yer var mı bilmiyorum Türkiye’de.
Bodrum’a ulaşım ister hava ister kara yolundan yapılabilir. Kara yolu eskisi gibi uzun sürmüyor, 9 saat civarında varabiliyorsunuz. Istanbul’dan ucuş ise hem Atatürk hem de Sabiha Gökçen Havalimanından mevcut.
Yıllardır her koyunda ayrı bir zevk yaşadığım Bodrum’un koylarını, konaklama, plaj ve restaurantlarını anlatmaya nerden başlasam bilemedim ama genellikle kendi gittiğim ve sevdiğim yerleri sizlere önereceğim.

Bodrum Merkez:
Sünger Pizza; Bir aile işletmesi. Yıllardır lezzeti hiç bozulmayan, günün her vakti dolu olan bir durak. Denenmesi gereken yemeklerin başında ise incecik pizzaları, çökertme ve kievski geliyor. Fiyatlar oldukça hesaplı.

Marina Yatch Club: Üç restaurant’dan oluşuyor. Biri İtalyan Mutfağı ağırlıklı, diğeri ikinci katta bulunan ve şahane marina manzaralı Akdeniz Mutfağı ağırlıklı Roof Rest ve son olarak da yaz kış hizmet veren Club Rest. Yazın hafta içi ve hafta sonu olmak üzere canlı müzik performanslarını izlemek ve barın tadını çıkarmak için ideal. Ortam diğer Bodrum merkez yerlerine göre çok daha kaliteli.

Kocadon: Oldukça turistik ve güzel ambiyansa sahip bir restaurant. Loş ve mum ışığı eşliğinde yemek yemeği sevenlerin tercihi olabilir.

Illa balık yiycez dersenizde Gemi Başı’na uğrayın derim. Kendi balığınızı ve karideslerinizi taze taze seçip Asmalımescit tadında bir Bodrum gecesi yaşamak isterseniz de merkezde bulunan pişiriciler çarsısını ziyaret edebilirsiniz. Meze ve içkinizi restaurant’dan tedarik edebilirisiniz.

Adamik ve  Körfez: Gece yarısı bara gitmeden önce aperatif bir şeyler içmek için uygun. Mohito ve Sandoz tatmadan geri gelmeyin. Ayak üstü sohbet ederken bol bol tanıdığa rastlamak mümkün.

Küba Bar: Kendimi bildim bileli var. 3 sene önce popülaritesini yitirmeye başlamıştı ki, son 2 senedir eski havasına büründü ve yine kalabalık. Küba, Latin, Türkçe ve yabancı pop ağarlıklı müzüklerin Bodrum sokaklarına yayıldığını duymamak imkansız. Belirli bir saatten sonra içeriye giriş mümkün olmuyor. Gece yarısını geçirmeyin derim.

Fink: Gece 00:00’dan sonra Bodrum’un kalbi burada atıyor. Hem Türkçe hem yabancı müzik sevenler için ideal. Bardaki kırmızı aydınlatma oldukça ilgi çekiyor. Ararken kolay bulabilirsinizJ

Halikarnas: 10 yıl olmuştur gitmeyeli ama turist arkadaşlarınızla giderseniz seksi showlar ve köpük partileri hala revaçta.

Karadeniz Pastanesi: Buraya mutlaka gidin. Neler yemeniz gerektiğini tek tek yazamıyorum çünkü içeri girdiğinizde inanın bana her şeyin tadına bakmak isteyeceksiniz.

Penguen Pastanesi: Bal Kaymak dondurmasını tatmanızı öneririm. Dolunay olduğu gecelerde sahilde çakıl taşlarının üzerinde bir şeyler atıştırıp şahane Bodrum kale manzarasına aşık olup yüreğinizi orda bırakacağınıza eminim.

Casita Mantı: Bodrum’dan Torbaya giderken ana yol üzerinde sağda kalıyor. Manzara her şeye değer. Feraye mantı &  çökertmesi meşhur.

Bardakçı:
Otel & Plaj: Voyage Hotelden günlük bir giriş parası ödeyerek denize gitmek mümkün. Diğer yerlere nazaran denizi daha soğuk bir koydur. Mavi Hotel de farklı bir seçenek olabilir. Bardakçının en keyifli tarafı sıcakta minübüse binmeden Bodrum’a takalarla olan ulaşımı. Bu koyda kalıyorsanız özellikle hava kararınca bu ulaşım yolunu tercih edin. Ay ışığı eşliğinde taka’nın pata pata sesi ve hafif ılık rüzgar sizlere farklı bir Bodrum havası estirecektir.

Gümbet: 
Bodrum merkeze 2 km. Merkezden dolmuşla gitmeniz yaklaşık olarak 8 dk. Özellikle ingiliz turistlerin uğrak konaklama ve eğlence yeri. Gümbet’deki favori otelim Fuga.

Gümbet'le Bitez arasındaki yol üstünde Kırçiçeği Rest: Kuşbaşı etli lahmacunu ve pideleri harika. Sıcakta nasıl yenir demeyin, içeriğe girdiğinizde boş masa bulmakta zorlanabilirsiniz.

Bitez:
Merkeze 8 km. Gümbet’den hemen bir sonraki koy. Denizi birden derinleşmediğinden çocuklu aileler için uygun bir tercih olabilir. Bitez’deki en keyifli yer Sarnıç Beach. Sarnıç’ın naneli ev limonatası, yaprak dolması hımmm olsa da yesek tadında. Konaklamak için Bitez sahili boyunca uzanan butik oteller arasından tercih yapabilirisiniz. Rüzgarı bol bir yerdir Surf yapanların ilk tercihi olabilir. Aktur sitesinde den ise siteye giriş yapıp Mavi Plaj (yaş aralığı 30-60), ya da Beyaz Beach'e (yaş aralığı 20-40)gidebilirsiniz. Beyaz beach müzik volumumum biraz daha yüksek olduğu bir mekan. Bitez demişken köyün içinden geçerken Bitez Dondurmacısını sakın pas geçmeyin. Daha önce hiç yemediğiniz tatlar mevcut. Mandalinalı ve konyaklı dondurma gibi.

Torba:
Her yıl aynı mısırcı, Bodrum’dakinin en iyisi. Konaklama için Torbahan Hotel ilk tercih olabilir. Iskelesi de oldukça keyifli. Akşamüstü bar tarafına geçip Sercan’in çaldığı müziklerle gününüzü daha da keyifli hale getirebilirisiniz. Aksam yemeği için canlı müzik tercih ederseniz yine Torbahan otelin rest. tavsiye edebilirim. Birde salaş ama meze ve balıkları ile ünlü Ali Gonca Rest var. Sanat Evi Torba’da en bilinen yer. Bol bol ünlü uğruyor.

Göltürkbükü: 
Gölköy:
Bodrum’a 17 km uzaklıkta.

Orkide Hotel: Otlu böreği en iyi yapan yer. İskelesi var. Daha çok aileler için ideal.

Karianda: Aile yeri ama gençlerde takılıyor. Akşam üstü gelen midyeciden mutlaka midye yemek lazım. Gönül rahatlığı ile yiyebilirsiniz, pilavını evde annesi hazırlıyor.

Maritim: Daha çok gençlerin tercih ettiği, uygun fiyatlara güzel vakit geçirebileceğiniz bir yer. İşletme sahipleri çok cana yakın insanlar. Erken gidip iskelenin en önündeki  şezlonglarda keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Kuum Otel: Gölköy’de diğer bahsettiğim yerlere göre ünlülerin takıldığı bir mekan. İskelede güneşlenmeyi sevenlerdenseniz rahat, üst üste oturmadan günün tadını çıkarabileceğiniz bir mekan.

Bianca/Havana Beach: Her yıl adı bir Bianca bir Havana olarak değişse de hala en iyi akşamüstü parti mekanı burası bence. Gölköy’e yakın bir koyda konaklıyorsanız arabanızı almadan da zodiak’lar ile buraya ulaşmak mümkün. Plaj olarakda cibinlikli yataklarında güneşlenmek oldukça keyifli.

Türkbükü:
Bodrum merkeze 20 km

Divan Palmira, Fidele, Maki, Maça Kızı & Casita Beach değişmeyen parti ve sosyete mekanları. Çoğunlukla tüm yaz boyunca tekneler demir attığı için deniz her daim aynı temizlikte olmuyor. Bunların içinde en güzel denize sahip koyun en sonunda kalan Maça Kızı. Rezervasyon yaptırmadan plajına bile giriş yapamayacağınızı unutmayın. Bu sene giriş 150 TL'imis. Fidele'nin iskelesi diğerlerine göre daha sakin ve huzurlu. Giriş ücreti 60 TL, bu para ile yiyip içmek serbest. Bu sene Casita'da restaurant'i plaja çevirmiş. Iskelede hem müzik hem mantı & çökertme keyfi bir arada. Feraya bircoğumuz için eminimki vazgeçilmez tat.

Hoca’nin Yerinde mantı, otlu börek ya da çiğ börek yemeden dönmek olmaz.

Aksam için Miam Balık restaurant güzel bir seçenek.

Ship Ahoy: 1986 yılında kurulan eski bir işletme. Manası Denizci Selamı. Iskelesinde yemek yedikten sonra bar tarafına geçip eğlencenin tadını çıkarın. Şiste kalamarı çok lezzetli. Yılladır genç, orta yaşlı demeden herkesin takıldığı ve Bodrum’a giden herkesin en az 1 kere olsun uğradığı ve sonrasında da müdavimi olduğu bir mekan. Bir Denizci Selamı vermeye gidin derim. Illa yemek yemek şart değil.

Gündoğan:
Bodrum merkeze 25 km.
Sahil boyunca birçok otel ve iskele seçeneği var. Denizi ılıman ve okullar açılmadan ya da kapanmadan giderseniz tadına varabileceğiniz bir yer. Okullar tatil olduğunda çoluk çocuk iskeleler oldukça kalabalık oluyor. Burada da ilk tercih Hotel Costa Farilya.
Rest: Terzi Mustafa, Reana

Yalıkavak:
Marina’sı gerçekten güzel.. Birçok café ve bilindik mağazaya ulaşmanız mümkün.
Yalıkavağa kadar gidip balık yemeden dönmek olmaz. Çimen tepe, Hasan’in Yeri ve Sait’in Yeri yıllardır bilindik mekanlar. Aquarium'da diğer balıkçılara nazaran daha şık bir yer.

Plaj için ise ilk tercihim Xuma. Denizi, iskelesi, hoş ortamı her gidişimde bir kere olsun uğramama sebep. Öğlen yemek servisi biraz sıkıntılı ama yine de keyifli bir yer.

Dodo beach: Haftasonu beach partilere katılmak isterseniz, Doda’da çoşabilirsiniz. Perküsyon eşiliğindeki müzikler herkesin kanını kaynatacak cinsten.

Gümüşlük:
Denize girmek için çok da uygun olduğunu düşünmüyorum açıkçası ama akşam balık yemek için mutlaka denenmeli. Mimoza ve Karafaki 3 restaurant ilk tercihiniz olmalı. Manzaraya karşı kadeh kaldırırken beni de unutmayın. Karafaki rest sahibi Erhan usta’ya da benden selam söylemeyi ihmal etmeyin. Tavşan adasını ziyaret etmek isterseniz denizden yürüyerek ulaşabilirsiniz.

Limon Cafe: Güneşi batırmak için en güzel yer. Birbirinden güzel kokteylleri var. Tepede bulunduğundan denize girme imkanı yok. Serpme kahvaltısıda denenebilir.

Ortakent Yahşi:
 Bodrum merkeze 12 km. Aspava pansiyon. Denizi soğuk ve taşlık. Lahmacun’u tadımlık.
Palavra Balık: Denizin üzerinde tahta masalarda harika bir balık söleni. Hava kararınca denize bıraktıkları mumlar oldukça romatik bir hava estiriyor.

Yalıçiflik:
Sea Garden otel konaklamak için oldukça ideal ama illa günü birlik gideceğim ve açık denizin mavi ve yeşile boyanmış, insana ayrı bir haz veren sularında yüzmek istiyor iseniz mutlaka burayı ziyaret edin. Tercihiniz otel değil de daha salaş bir beach ve rest olursa  Hasan’in Yer’ide ideal olabilir.

Turgut Reis:
Denizi kayalık olduğundan benim çok tercihim olmuyor açıkçası ama Fener Rest’da yemek yiyin mutlaka. Birde çok Avrupai bir marina yapıldı. İnanın bana yurtdışındaki marinalara taş çıkaracak cinsten.

Akyarlar:
Kos adasının Türkiye’ye en yakın olduğu yerdir. Geceleri her iki taraf içinde manzara ışıl ışıldır. Bizim eve oldukça uzak olduğundan çok sık gittiğim bir yer değil. Aslında uzak derken Bodrum’da en uzak mesafe araba ile yarım saat ama sıcağı hesaba katarsanız gerçekten gözünüzde büyüyor. Bilenlerin tavsiyelerine açığız.

Karaincir:
Akyarlar ile benzer bir yorum

Teknemiz var nereye gidelim derseniz de Cennet Koyunu tek geçerim. Adı gibi Cennet gerçekten de. Buarada aklıma gelmişken teknesiz de bu güzel koyun tadını çıkarabilirsiniz. Genelde Türklerin henüz keşfetmediği dağ yolunun arasından ulaşım sağlanan gizli cennet Hotel Atami. Oldukça sessiz, huzurlu ve Fransız turistlerle bir arada bir gün ya da tatil geçirmek isterseniz araştırmasını yapmanızı tavsiye ederim. (duyduğuma göre Cennet koyunda bir yerler satılmış, umarım buraya dokunmamışlardır)

Tuzla:
Bodrum’dan havaalanına giderken solda kalıyor. Tuzla tabelasını gördüğünüzde sola sapın. Özellikle jumbo karidesleri ve güveçte patlıcanı çok leziz.

Alışveriş yapmadan dönmem derseniz de Oasis alışveriş merkezi, Bodrum çarşı, Yalıkavak ve Turgut Reis marina tercihler arasında yer alabilir.

Bodrum’da evimiz olduğundan elimden geldiğince butik otel, otel ve pansiyon önermeye çalıştım ama yazının geneline bakıldığında yine beni yansıtan yeme içme üzerine bir yazı çıktı ortaya. Hala Bodrum’a gitmemiş olanlar varsa aranızda tavsiyelerimi de yanınıza alıp yaz tatilin tadını çıkarın. Hatta o yokuşu inerken benden de selam eğleyin mavi beyaz cennetime…


 

 


31 Mayıs 2012 Perşembe

Tiflis, Gürcistan


İş seyahatine çıkıyor olduğum için valizimi hazırlayıp, ofiste çalışan herkesin ülkeyi kaynaklardan daha iyi bildiğini varsayarak tek bir araştırma yapmadan yola  koyuldum. Hava alanından şehre ilerlerken bu kadar yeşil bir şehir beklemiyordum açıkçası.

Tiflis eski ve yeni Tiflis diye ikiye ayrılıyor. Eski Tiflis iki üç katlı, mimari açıdan estetik özelliğe sahip binalardan oluşmuş. Yeni Tiflis ise tüm metropollerde olduğu gibi yüksek binalar ve geniş ana caddelere sahip. Yol boyunca dağların tepelerinde bulunan kiliseler dikkati çekiyor. Neden bu kadar çok kilise var diye sorduğumda, “kiliselerin yerleşim yerlerini koruduğuna inanıyoruz” diye bir cevap alıyorum. Haçların ışıklandırılması ile kiliseler geceleri ayrı bir havaya bürünüyor,

Gelelim gezip görülecek yerlere;
Eski şehirdeki yapılanma benim oldukça ilgimi çekti. Taş duvarlı dar sokaklar arasında yürüyüş yapıp, ara ara kiliseleri ziyaret etmek çok keyifli. Değişik olan o sokaklardan geçerken yolun sonuna doğru geldiğinizde karşınıza oldukça modern café ve barların çıkması. Burası aynı bizim Asmalımescit’e benziyor. Cafelerde yemekler oldukça leziz ve arvupayi. Sokaklarda gitar ya da saksafon çalan gençler yemek ya da aperatifinize eşlik ediyorlar. Keyifli bir Gürcü akşamı geçirmek için ideal olabilir.
Eski Tiflis’te Kura nehri kıyısına inince Selçuklu yapıları olan han ve hamamlara rastlıyorsunuz. Gürcülerin%70’e yakını Ortodoks, çoğunlukta olan kiliselerin yanı sıra şehirde tek olan Azeri camiside güzel bir görünüm sergiliyor.

Gezimize devam ederken yüksek bir tepenin üzerinde yer alan Gürcü Ana heykeli dikkatimi çekiyor. Heykel Tiflis’in her tarafından görülecek büyüklükte. Bir elinde şarap kadehi diğer elinde kılıç taşıyor. Anlamı ise: “Dostlukla geleni şarabımızla karşılarız, düşman olarak geleni kılıcımızla göndeririz” imiş. 
Hıristiyan mezarları da oldukça enteresan, mezar taşı üzerinde ölen kişilerin resimleri var. Ölü ziyaretlerinde çoğunlukla mezar başında şarap içildiği ve ölü ile sohbet edildiği söyleniyor. Gürcüler her türlü okazyonda şarap tüketen bir toplum sizin anlayacağınız.

Şarap deyince, biraz da yemeklerden bahsedelim isterseniz. Lokal yemek isterseniz; sarımsaklı cevizli soslu sebzeler, soğuk etler, leziz peynirler, çeşit çeşit etler, bizim çoban salatası benzeri salatalar size ağız tadıyla eşlik edebilir ama en unutulmaz olanı Haçipuri diye adlandırılan ekmekleri. Gerçekten  ekmek demeye bin şahit lazım. Midenizde şenlik havası estiren cinsten. Birde bizim mantının yaklaşık 10 kat büyüğü mantıları var, içindeki eti acı soslu. Genel olarak yemeklerini beğensem de her yemeğe kişniş eklemeleri ve bol miktarda tuz kullanmaları beni biraz zorladı açıkçası. Kişniş’in o kadar baskın bir tadı var ki, yemeğin gerçek lezzetini öldürdüğüne inanıyorum. Asıl enteresan olan restaurant’larda yemek servisi yapıldığında önceden servis edilen meze tabaklarının kaldırılmadan üzerilerine ana yemek ve devamında da tatlının servis edilmesi. Sofranızda üst üste tabaklar halinde yemek yemek pek de bizim alışık olduğumuzdan türden değil.

Şarap tavsiyesinde bulun derseniz de Tellani Valley şarapları oldukça güzel. Damak zevkinize ve yemeğinize göre farklı çeşitlerini deneyebilirsiniz.

Şehirdeki bir diğer güzellik Kura nehri kıyısında gezerken tablo yapan birçok ressama  rastlamanız. Her biri birbirinden renkli ve güzel Gürcü sokaklarını ve kiliselerini resmediyorlar büyük çoğunlukla. Güzel bir pazarlıkla beğendiğiniz tabloyu alabiliyorsunuz. Ben bir Gürcü Sokağı tablosuna hayran kalıp üşenmeden İstanbul’a kadar getirdim. Birde bir inanış var resmi yapan sanatçılar vefat ettiğinde arkalarında ıslak imzaları olduğu için resimler çok değerleniyormuş. Bakarsınız sokaktan aldığınız bir tablo yarın bir gün çok değerli hale gelebilir.

Şehrin biraz uzağında bulunan Monastery of Davit Gareja  kilisesi gerçekten görülmeye değer. Manzarası harika, tepeden iki nehrin birleşmesini görmek ve onu resmetmek gerek.
Yazımın başında da söylediğim gibi Gürcü dostlarla şehri keşfetmek bir başka keyifli. Turist olarak gidildiğinde belki yapılması zor ama bir günde arabayla dağa çıkıp özel soslarla pişen domuz etlerini tatma fırsatımız oldu. Bize eşlik eden şarap ve votkalarda cabası.

Akşam dönüş yolunda bir bara gittik. Techno ve house müzik çalan bir bardı. Orda çalışıp yaşayan Türk erkeleri Türkiye kültürlerinden vazgeçmeyip kendilerine masa kurdurmuşlar ve dans edenleri seyrediyorlardı. Rahatsız edici bir görünüş olsa da kalabalık bir grup olduğumuzdan aldırış etmeyip dans ettik. Diskoda farklı olan sahneye kemanı ile çıkan 3 Gürcü bayandı. Çalan müziğe uygun olarak kemanları ile şarkılara  eşlik ediyorlardı. Ortaya hem kulağa hem de göze hitap eden bir görüntü çıkardılar.

Unutmadan söyleyeyim Gücüler oldukça yüksek sesle ve el, kol hareketleri ile konuşuyorlar. Sokakta birbirlerine selam verirken kavgaya tutuştuklarını sanmayın.


Gitmeyi düşünenlere şimdiden iyi tatiller “Gisurvep Kargad Dasvenebas”





29 Mayıs 2012 Salı

Adriyatik'de Gizli Cennet - HVAR


5 kız çıkığımız eğlenceli Dubrovnik seyehatimizin son rotası olan Hvar’dan bahsetmek istiyorum sizlere.  9 günlük tatilimiz boyunca 5 farklı yer gördük ama en çok kalbimi çalan yer burası oldu diyebilirim. Fırsat buldukça diğer yerler hakkında da yazacağım. Denizinin rengi, orta çağ kalıntıları taşıyan taş evleri ve limanı adaya ayak bastığınız andan itibaren sizi kendine çekmeyi başarıyor.
Dünya jet sosyetesinin uğrak yeri olduğunu düşünürsek manzaradan ve şıklıktan bahsetmeye hiç gerek yok sanırım. Mimari o kadar doğal ve bozulmamış ki nereye otursanız kendinizi hep bir şeyleri seyrederken buluyorsunuz.
Öncelikle adaya nasıl geldiğimizden bahsedeyim. Dubrovnik’den kiralamış olduğumuz arabamızla önce Split’e doğru yol aldık. Oradan feribota binerek Stari Grad’a vardık. Asıl macera oradan sonra başlıyor. Haritan bakınca yakın gibi görünen Hvar adasına o dar ve virajlı yollarını geçerken inanın bana ter döküyorsunuz. O kadar dar ki karşıdan bir araba geldiğinde bir yanınız uçurum ve bazı dönemeçler de karşıdan geleni beklemeden geçit vermeyen bir alan. Zorda olsa yokuşu inip Hvar’a vardığınızda sizi öyle bir manzara karşılıyor ki, tüm o yol stresini atmanız en fazla 5 dakikanızı alıyor.
Adanın mottosu “ Günde 4 saatten fazla yağmur olursa oda ücretinin yarısı, kar yağar ise ücret talep edilmez”. Bunu duyunca gülmeye başlıyoruz, yağmurda da denizde yüzmek fena olmazdı diye geçmiyor değil aklımızdan, çünkü henüz oteller ve fiyatları hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Dar ara sokaklardan geçtikten sonra limana indiğimizde süper lüks yelkenliler ve rüya kasabadaki taştan butik oteller karşılıyor bizi. Önce karnımızı doyurup sonrasında otel arayışı yapmaya karar veriyoruz. Sahil boyu birçok kafe ve restaurant’dan beğendiğinizde yemek yiyebilirsiniz. Seçenekler oldukça fazla. Soğuk biralarımız eşliğinde pizza şahane diyerek yumuluyoruz yemeklere. O sırada adanın yerlilerinden ada hakkında bilgi edinmeyi de eksik etmiyoruz. Bize madem 5 kişisiz o zaman apartman kiralayın diyorlar. Ada genç turistlerin uğrak yeri olduğu için apartman kiralamak oldukça yaygın bir durum. Tanıdıkları bir bayanı çağırıp bize yardımcı oluyorlar. Bayan önde biz arkada dar sokaklardan geçerek merkeze çok yakın 3 katlı bir apart’a geliyoruz. Bayan burada kalabileceğimizi ve 3 odası bulunan o katı bize tahsis edebileceğini söylüyor. Ev oldukça temiz ve ne ararsanız var. Mutfak, banyo, tertemiz havlular, hatta keyif yapmaya vakit bulursanız şezlonglu bir terası bile mevcut. Asla öyle başkasının evinde ya da bir hostel’de kalıyorsunuz hissiyatı yok (daha önce hiç hostel’de kalmadım bu arada ama olsunJ Kişi başı 20 – 25 euro civarı bir paraya biz o katı kiralıyoruz ve hemen yerleşip bir an önce adanın tadını çıkarmak istiyoruz. Yerleş vs derken akşamüstünü de biraz geçiyor bizim hazırlanmamız. Akşam yemeği için yine merkezde bulunan bir balık lokantasına gidiyoruz. Fiyatlar Türkiye ile kıyas kabul etmez. Çok lezzetli balık ve midyeleri oldukça uygun fiyata tüketebiliyorsunuz. Şarapları da hiç fena sayılmaz, alkol oranı bizim Türk şaraplarına göre biraz daha yüksek.
Yemek sonrasında Kiva bar diye bir bara gidiyoruz. Dar bir caddede turist istilasına uğramış. Genelde yelkenli tekneleriyle gelmiş olan ya da bu spora gönül vermiş kişilerle dolu içerisi. Bizde koca bardaklardaki ya da bildiğimiz kumda oynanan kovalarla servis yapılan koktelylerden alıyoruz elimize. Adanın asıl eğlence mekanı Carpe Diem ama hayat orda erken başlamadığından tabiri caiz ise Kiva barda demlenmeye devam ediyoruz. Sonrasında bir akım halinde Carpe Diem macerası başlıyor, aslında manzara, eğlence ve kalabalık açısından bizim Reina, Sortie’yi aratmayacak bir yer. Buranın asıl espirisi hafta sonları klübün önünden kalkan motorlarla yine klübün işlettiği plaja gidip partiye orada devam etmek. Perşembe gecesi olduğu için biz ada turuna katılamadık ne yazık ki.
Alışveriş tutkunları için merkezin arka sokaklarında ufak tefek butikler var. Adaya özgü hediyelik eşyalar, magnetler vs almak için değişik olabilir. Onun dışında kıyafet satan yerler de var ama Türkiye’de bulunur cinsten şeyler sattıkları için biz çok ilgilenmedik açıkçası.
Ertesi gün havanın güzel olabileceğini düşünerek bir tekne turu ayarlıyoruz, amacımız yakındaki adalara giderek buranın tadını iki katına çıkarmak, fakat sabah uyandığımızda hiç de düşlediğimiz gibi olmuyor oldukça bulutlu bir havaya uyanıyoruz. Bizde kendimizi bu güzelim adayı keşfe adıyoruz. Güne liman manzaralı güzel bir kahvaltı ve kahve keyfi yaparak başladıktan sonra her yeri saran lavanta kokuları eşliğinde adada yürünmedik yer bırakmıyoruz. Kilise, dar sokaklar, meydanda kurulan kermes misali tezgahlar. Her birinden ufak tefek de olsa bir şeyler satın alıyoruz. Döndüğümüzde bize bu güzellikleri hatırlatacak bir şeyler mutlaka bulunmalı etrafta.
The Golden Shell restaurant adanın yerlileri tarafından tavsiye edilen gurme bir restaurant ama zaman kısıtlı olduğu için gitme için fırsatımız olmadı. Merak edenler için ada deniz ürünlerinin yanı sıra incir soslu tavşan ve fıstık sosunda patatesli tavşan yemekleri ile ünlü.
 Burada geçirecek birkaç günümüz daha olsa idi size plajlar ve o güzel koylarla ilgili de bilgi vermek isterdim ama ne yazık ki o kısmını araştırmak size kaldı. Mutlaka bir daha giderim dediğim bir yer olduğu için bir sonraki seferimi de bekleyebilirsiniz öneriler için.
PS: Adaya bizim gibi arabayla yolculuk yapacak iseniz dönüş yolunda satılan lavanta balından mutlaka almanızı tavsiye ederim.
Ha birde bu arada dünya jet set’i buraya bizim geldiğimiz dar yoldan değil kendi yelkenlileri ile gelmeyi tercih ediyormuş. Biz yol boyunca bu konuyu baya bir tartışmıştık, edindiğimiz bilgilere göre Dubrovnik’den haftanın belirli günleri direkt feribot varmış, merak edenlere duyurulurJ


11 Mayıs 2012 Cuma

BAKÜ, Azerbaycan



Biliyorum ki birçoğumuzun aklından hadi Azerbaycan’a tatile gidelim demek geçmez, benimde geçmiyordu haliyleJ İlk olarak 2006 yılında iş için gittim Türkiye dostu bu şehre.  Adını “Rüzgarlar Şehri” (Badı Küba) dendiği için Ba ve Kü kelimelerinin  birleşmesinden almış.

Şimdi o kadar yere gittin Bakü’yü yazmak nerden aklına geldi derseniz 26 Mayıs 2012’de düzenlenecek olan Eurovision yarışmasını izlemeye giden olursa kısada olsa Bakü hakkında bilgi edinebilir dedim.

Türkiye ile iş ilişkileri çok kuvvetli olduğundan, THY günde dört Azerbaycan seferi düzenliyor.  Neredeyse kış sezonunda  bizim Antalya ve  Bodrum seferleriyle yarışacak durumda.  Türk vatandaşı olarak vize almanıza gerek yok. Uçaktan indikten sonra 10 dolar ve iki resim karşılığında alabiliyorsunuz. Azerice Türkçeye çok yakın bir dil olduğundan konuşmaları anlamak da oldukça rahat. Gerçi her ne kadar birçok benzer kelime olsa da farklı anlamlara geliyor olduklarını mutlaka önceden araştırın derim.

Örneğin pilot Azerbaycan’a inerken Sayın Qadın ve Kişiler (Bayanlar ve Baylar) şuan düşmekteyiz dediğinde benimki sizde Allah Allah diye bir panik yaşamazsınız. Daha enteresan olanı Türk ve Azeri iş adamaları sürekli bu seyahati gerçekleştirdiklerinden uçağa otobüs muamelesi  yaparak inmeye yakın telefonla konuşmaya başlıyorlar ve ailelerini arayıp şimdi düşüyoruz şu kadar saate evde olurum gibi bilgi veriyorlar. Hosteslerde durumu kanıksamış olacaklar ki artık uyarmaktan vazgeçmişler.

Para birimleri Manat. TL olarak karşılığı 1 Manat 2.45 TL gibi. Dolar hemen hemen her yerde geçiyor fakat kredi kartı geçmeyen yerler de var.

Havaalanından çıktıktan sonra gördüğünüz tabelalar sizi memleketinizde hissettirecek kadar Türkçeye yakın, sadece birkaç harfimiz farklı yazılıyor ama zaman sonra onlara da göz aşinalığınız arttığı için kolayca okunabiliyorlar.  Caddeler oldukça geniş. Birçok yerde Haydar Aliyev anıtları ve sokak adlarını görmeniz mümkün.

Ziyaretim sırasında kaldığım Park Inn otelin güzel bir manzarası var. Birçok internasyonel otel zincirinin de Bakü’de şubesi var. Excelsior, Hyatt ve Sheraton otel gibi.

Şehirde gezilecek yerlerden bahsetmek gerekirse Fountain Square oldukça keyifli meydanlarından bir tanesi.  Gobustan ve Atesgah yerlerini gezebilirsiniz, Gobustan'da milattan önce kalma taş üstünde şekiller ve resimler olan bir yer. Ayrıca dünya miras alanları içerisinde yer alıyor. Ateşgah ise eski keşişlerin mabedi olarak anılıyor.  Ateşgah denilmesinin sebebi ise yeryüzüne çıkan doğal gazın neden olduğu yanan ateş.
Hazar gölünün kenarı da oldukça popüler ve görülmesi gereken yerlerden bir diğeri.
Şehir merkezinde Hazar gölü kenarında Bulvar adında bir park var. Özellikle yazın bütün Bakü'lüler ailece bu parkta geziyorlar. Gerçi  ben gittiğimde de oldukça çok insan vardı. Bayanların çoğu bizim gece elbisesi olarak nitelendirebileceğimiz şıklıkta elbiselerle yürüyüş yapıyorlardı.

Şehir merkezinde gezilmesi gereken bir başka önemli ve tarihi yer ise "Old city Bakü" yani eski şehir. Osmanlı ve Rus kültüründen izler taşıyor.  12. yüzyıldan kalma duvarlar günümüze kadar gelmiş. Aynı dönemlerde inşa edilen Giz Galasy ( Kız Kulesi)  ve Shirvanshahs (Şirvan Şah Sarayı) Azerbaycan mimarisinin incileri olarak kabul edilmektedir.

Mağazalarda oldukça yüksek sesle müzik çalınıyor. Tarkan, Ebru Gündeş ve Serdar Ortaç’ın şarkılarını adeta Türkiye’deymişsiniz gibi dinlemeniz mümkün.  En çok et yemeği tüketiyorlar, oldukça da lezettli. Gittiğimiz bir yerel restaurant da yediğimiz yemeklerin yanı sıra sahne alan sanatçıları da unutmam mümkün değil. 3 saat yemek boyunca bir restaurantda kaç değişik performans sahne alabilir siz düşünün.  Ben 6 tanesini  izledim. Açılışı bir piyano çalan bir bey, sonrasında Azeri şarkı söyleyen bir bayan, Azeri dansı yapan iki genç ve diğerleri şeklinde ilerliyordu program. Sonrasında ise diskoya dönüşüp bol bol Rusça ve Türkçe hit şarkıları dinleyip dans ettiğimizi hatırlıyorum. Bizim restaurant kültürümüzde pek de alışık olmadığımız bir durum bu. Son dönemde duyduğum kadarıyla Simit Sarayı ve Kitchnettte’de aynı Türkiye’deki şekliyle hizmet vermeye başlamış. İlla balık yiyeceğim derseniz Halikarnas balıkçısı lezzetli.  Azeri mutfağı et ve hamur yemekleri ağarlıklı. En meşhur yemekleri Tike ve Lüle kebabı. Hamur işi olarak da Qutab (küçük gözleme) ve Xengeli ( İri mantı ) denemeye değer.

Bakü ile ilgili bilinmesi gereken diğer bir şey, geceleri şehri tümüyle değiştiren ışıklandırması. Otelinizin penceresinden bakarken bile zaman zaman kendinizi Paris’de hissedebilirsiniz.

Ziyaret düşünen herkese şimdiden Yaxşı Səfərlər...

 

6 Mayıs 2012 Pazar

Ateşböceği Yolu


"You are the dancing queen, young and sweet, only seventeen"

Son zamanlarda okuduğum ve beni gerçekten etkileyen bir kitap “Ateşböceği Yolu”.
Kristin Hannah’ın bu kitabında sevgi, dostluk, aile, sadakat, ilişkiler hakkında kendinizden birçok şey bulabileceğiniz, duygularınızı canlı tutarak, bazen neşe, bazen de gözyaşlarınıza hakim olamayacağınızı düşünüyorum.

Sizinde benim gibi 20 yılı aşan dostluklarınız hala baki ise o günlerinizin gözünüzde canlanacağından eminim. Dostlarınızla yaşadığınız çılgınlıkları, kavgaları ve paylaşımları bir bir hatırlayacaksınız.
Kısaca anlatmak gerekirse hikaye 1974 yılında romanın baş kahramanı Tallulah Hart yani Tully'nin Ateş Böceği Yolu'na taşınmasıyla başlar. Tully oldukça akıllı, geleceğe dair hedefleri olan, çarpıcı ve bir o kadar da çılgın bir kişiliktir. Zaman zaman acımasız biri gibi görünse de aslında temiz kalpli ve hayata karşı dimdik ayakta durmak isteyen biridir. Onu bu kadar sert karakterli yapan çocukluğunda ve gençlik yıllarında yaşamış olduğu karmaşık aile hayatıdır. Komşularının kızı olan Kate ile tanışması Tully’nin başına gelen talihsiz bir olayla yollarının kesişmesi sonucu olur ve 30 yıl sürecek olan bir dostluk hikayesi başlar.  Kate Tully’nin tam tersi bir karakterdir. İçine kapanık, çekingen ve korumacı ailede büyümüş hafif geek bir kişilik. Bu iki zıt karakterin nasılda iyi dost olduğunu bu romanda keşfetme imkanı bulacaksınız.

Kitap Abba’nin en popüler şarkısı olan Dancing Queen’in nakaratıyla başlıyor ve okumaya devam ettikçe birçoğumuzun halen ezberinde olan, okurken arka fonda çalmayan ama kendinizi mırıldanırken bulduğunuz Jackson 5, David Cassidy,  Care of Business, Madonna, Rolling Stones’lu yıllara götürüyor.
Merak uyandırdı mı bilmiyorum ama içten kaleme alınmış bu romanı okumanızı tavsiye ediyorum. Akıcı bir şekilde okurken eminim sizde yaşadığınız arkadaşlıkları, ailenizi, ilişkilerinizi, hayattan beklentilerinizi bir kez daha gözden geçireceksiniz.

Önümüz yaz, tatile giderken hangi romanı satın alayım derseniz, Ateşböceği yolu özellikle bayanlar için iyi bir tercih olabilir.



30 Nisan 2012 Pazartesi

Çikolata Şelalesi Tadında "BRÜKSEL"

Mart ayında iş için 5 günlüğüne gitmiş olduğum Brüksel ile ilgili kısa not ve anılarımı paylaşmak istiyorum.

Heryerde çikolata, bisküvi ve waffle görmek benim gibi  tatlı sever biri için çok  cezbediciydi. Otele varır varmaz kendimi merkeze  attım.  Ilk hedef Grote Markt’e gitmekti.  Merkeze vardığımda elimdeki haritayı biraz inceleyip kendime bir rota çizmek icin Laroy cafe’ye oturdum ve 1 gün içinde Brüksel nasıl gezilirin planını yapmaya başladım. Inanın bana korkulucak hiçbirşey yok, 1 gün içerisinde saray, katedral, park birçok şey görme imkanına sahip olabiliyorsunuz. Ufak, düzenli ve gotik bir şehir. Binalar iş merkezleri dışında 3-4 katlı, hiç çarpık yapılanma yok, aksine oldukça göze hitap eden bir düzen söz konusu.
Mutlaka görülmesi gereken yerler: Grote markt, Hotel de Ville (Belediye binası), Mannken Pis (Çiş yapan çocuk heykeli) Heykeli genelde çıplak olarak yakalamak pek mümkün olmuyormuş. 800 farklı kıyafetten mutlaka birini giydiriyorlarmış. Ben gittiğimde de baya renkli bir kostüm giydirilmişti. Atomium (ben buraya gitme fırsatı bulamadım ama oldukça farklı bir yapı ve şehrin sembolu olarak geçiyor, demir kristali hüçresinin 165 milyon defa büyütülmüs hali imiş) Bunun dışında saray ve katedraller yürürken önünüze cıkıyor zaten.
Heryer yemyeşil diyebilirim, benim sansıma ilk gün hava  güneşli ve açıktı. Sonraki tüm günler otelden burnumu çıkaramayacağını hissetmis olmalı ki hergün  yağmur yağdı.
Merkezde birkaç çikolatacı önerisinde bulun derseniz; Godiva, Leonidas, Passion Chocolate, Pierre Ledent bunladan sadece birkaçı. Benim favorilerim ise Passion Chocolate ve Pierre Ledent oldu. Godiva zaten bizim memleketimizde de olduğu için inanın vitrinine bile bakmadan geçtim.  Birçok çikolatacı günlük üretim yaptığı için çabuk tüketilmesini öneriyorlar.  Gramla güzel hazırlanmış kutularda satılıyor. 250gr kendi şecebilceğiniz çikolatalar yaklasık 16-18 euro civarında. Onun dışındafarklı sekil ve tatlarda kutu çikolatalarda satılıyor. İlla waffle’larında tadına bakacağım derseniz Rue L’etuve caddesindeki Frambule’den tatmanızı öneririm. (Mannken Pis’in yanında)
Dandoy adındaki biskivüciden gram ile yine seçerek bisküvi satın almanız mümkün.
Merkezde kalmak isterseniz Marriott, Nov, İbis gibi chain oteller mevcut ve ulaşım cok kolay. Ben iş nedeniyle gittiğim için merkezden yaklaşık 20 km uzaklıktaki Dolce hotel’de kaldım. Özellikle Avrupa’da yaşayan arkadaşlarım haftasonu hem dinlenelim hemde orman içinde bol aktiviteli bir kaçamak yapalım derseniz bu oteli mutlaka tavsiye ederim. Yaklaşık 5 km uzunluğunda bir ormanın içinde yer alıyor. At, bisiklet turu, yürüyüş ve koşu parkurları ile dolu bir otel. Aynı zamanda güzel bir spa center’ıda mevcut. Yemekler, özellikle kahvaltı ve akşam yemekleri çok başarılı. Avrupa’da bukadar çeşitli açık büfeye sahip bir otel bulmak çok da sık rastlanan birşey olmasa gerek.
Bira düşkünü bir insan olmamama rağmen birkaçını deneme fırsatı buldum. Akşamüstü bira ve patates keyfi yapılabilir. Draft biralari, Leffe ve Chimay hiç fena sayılmaz. 500 çeşit birası varmış. Ufak ve güzel dekore edilmiş bira mağazalarından alışveriş yapmanız mümkün. Değişik şekillerde birçok bira bardağıda satın alanilirsiniz.
Gelelim yine yemeğe, en meshur midyeci Leon, seviyorsanız buraya mutlaka uğrayın derim. Deniz ürünü çok sevmem derseniz tam merkezde lezzetli bira, et ve papatesleri tadabileceğiniz Raphael restaurant var. Bu iki restaurant dışında şehre biraz uzak ama Dolce otele oldukça yakın Lipsius’u kesinlike tavsiye ediyorum. Şerhe uzak dediğime bakmayın arabayla en fazla 15 dk’dır. Yemek, servis, masa düzeni ve ortam gerçekten güzel. Başlangıç olarak olarak minik tapas tarzı mezeler ve şampanya, sonrasında beyaz şarap eşliğinde kaşarlı domuz pane ve ana yemek olarak da kırmızı şarap eşliğinde soslu domuz yenildi. Tatlı servisi ise minik çay potları ile masamızda yerini aldı. Küçük bir aile işletmesi olan bu restaurant’ın masa düzeni  inanın bana çok şık. Kadehler, servis tabakları, çay setleri herşey özenle seçilmiş. Daha detaylı bilgi için internet sitesinden yardım alabilirsiniz. http://www.lipsius.be/
Görünüşe göre baya yemek ve tadım dolu bir seyehat olmuş benim için. Gezip görücek çok birsey olmadığından sehirde kaldığınız süre boyunca kendinizi waffle, patates kızartması , çikolata ve biraya adayabilirsiniz. Buarada bildiğimizin tersine patates kızartmasının ana yeri Belçikaymis.

PS: Ben gidemedim ama Brugge’uda mutlaka görmemi önerdiler. Fayton ya da sandallar ile su kanallarını gezmeniz mümkünmüş. Küçük Venedik havasında bir yer:)
 

 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...